Feodalizm Karşısında Osmanlı Tımar Sistemi

KLASİK DÖNEM OSMANLI DEVLETİ TIMAR SİSTEMİ

İLE

AVRUPA FEODAL SİSTEMİNİN MUKAYESESİ

Özet

Osmanlı Devleti’nin bir cihan imparatorluğu olmasını hiç şüphesiz siyasal, idari, güvenlik ve  ekonomi politikalarındaki başarısı sağlamıştır. Bu alanlardaki başarının temel unsuru da kuşkusuz “tımar sistemi” ve bu sistemin uygulamasındaki başarıdır. Osmanlı Devleti “tımar sistemi”ni başarıyla sürdürerek ekonomik, siyasal, idari ve güvenlik konularına tek bir elden çözüm getirmiştir.

Avrupa’da ise Osmanlı Devleti’nin tımar sisteminin nispeten daha fazla Avrupa kültürüyle yoğrulmuş bir nevisini kullanmaktaydı. Genel olarak “feodal sistem” adı verilen bu sistem ile Osmanlı Devleti’nin tımar sisteminin karşılaştırılması bu çalışmanın temel konusu olacaktır.

Anahtar Kelimeler: Klasik Dönem, Osmanlı Devleti Tarım Politikası, Tımar, Feodal Sistem

Abstract

No doubt that a world empire of the Ottoman Empire political, administrative, security and economic policies led to success. Undoubtedly the key element to success in these areas, “tımar system” and the application of this system success. The Ottoman Empire ”tımar system” successfully maintaining the economic, political, administrative and security issues have a single source solution.

In Europe, the Ottoman Empire the type of “tımar”system were using a mix of European culture is relatively more. In general, the feudal system will be the subject of this study is to compare with the grooming system.

Keywords: Classical Period, the Ottoman Empire Agricultural Policy, Tımar, Feudal System

Giriş

Selçuklu Devleti’nin ikta sisteminin bir devamı olarak tımar en kısa anlamıyla devletin topraklarını işleme hakkını sahip köylülerin, devlet memuru olan sipahilerin maaşlarını vermesine dayanan bir sistemdir. Askeri-İdari hiyerarşiyi desteklemek için yapılan ve tevarüs yoluyla geçemeyen tahsisattır. (İnalcık, 2011, s. 117) Tımar sistemi idari ve askeri örgütlenmeyi düzenlemesinin yanında Klasik dönemde Osmanlı Devleti’nin ekonomik yapısının, üretiminin de temelini oluşturmuştur.

Feodalizm ise Avrupa’da normal vatandaşların can ve mal güvenliklerin olmadığı bir karmaşa ortamında, durumun gereği ve çözümü olarak ortaya çıkmış bir sistemdir. Merkezi devletten ziyade belirli bölgelerin ileri gelen lordları tarafından korunan halk bu lordların topraklarında üretim yapardı. Bir nevi bu sisteme güvenliklerini üretip ürettiklerinin büyük bir bölümünü hayatta kalmak için ödemek zorunda kalan insanların oluşturduğu bir sistem demek çok da yanlış bir ifade olmaz.

Çalışmada da tımar sistemi ve feodal sistem, gerek askeri, gerek ekonomil yönden incelenecek; lord-vassal, sipahi-köylü ilişkilerinin üzerinde durulacaktır.

Osmanlı Devleti Toprak Sistemi

Osmanlı Devleti’nin tımar sistemine geçmeden önce toprak türlerini bilmek gerekir. İslam hukukun  toprak rejimine sadık kalmış Osmanlı Devleti’nin 1858 Arazi Kanunnamesinden önce Klasik Dönemde arazi türlerini öşür topraklar, haraç topraklar ve miri topraklar olarak ayırabiliriz. Böylece başlıca 3 arazi türü; öşür, miri ve haraç olarak ayrılır. “Miri topraklar; rakabesi (çıplak mülkiyeti) Beytülmale ait olmak üzere, tasarrufu fertlere; tefviz ve ihale olunan arazidir. Tarla, çayır, yaylak, kışlak, koru gibi yerler miri araziden sayılır.” (Cin, 1965). Miri arazi devlete aittir. Reaya[2] bu toprağın işleyicisi durumunda olup belirli şartları sağladığı sürece süresiz kiracı olarak nitelendirilebilir.

Öşür topraklar ise; fethinden önce Müslümanların sahip olduğu yahut Müslümanların sonradan getirildiği topraklar olup mülkiyeti onu işleyen Müslüman şahsa ait topraklardır. Bu kişinin mülkü olan bu toprakları istediği takdir de bu kişi alıp satabilir, vakfedebilir veya bağışlayabilir.[3]

Haraç topraklar ise fetih sonucu ele geçirilmiş ve gayrımüslim halka ait topraklar olup, bunların mülkiyeti yine o halkta bırakılmıştır. Fakat alınan vergi daha farklı oranda olup ürünün onda birinden yarısına kadar vergi alınabilmekteydi. Harac-ı mukaseme ve harac-ı muvazzaf bu topraklardan alınan başlıca iki vergidir.

Kanunnameden sonra ise toprak türleri beş ana türe alınmıştır. (1) mülk topraklar, (2) miri topraklar, (3) vakıf topraklar, (4) metruk topraklar, (5) mevat topraklar.[4]

Tımar Sistemi

Osmanlı Devleti bulunduğu bölgede kendisine kalan mirası iyi kullanabilen bir devlet olmuştur. Ekonomik ve ticari uygulamaları geliştirerek devam etmiş ve bir şeyi yeniden keşfetmeden ziyade dönüştürerek en doğruyu bulmaya çalışmıştır. Bir süre sonra da bu görüş genel kanı olmuş ve en iyiye ulaşıldığı fikriyle modernleşme faaliyetlerinin olağanı daha kötüye götüreceğine dair bir kanaat oluşmuştur.

Tımar sistemi de aslında yeni keşfedilmiş bir sistem değildir. Bu sistem Osmanlo Devleti’nin icat ettiği bir sistem değildir. Zira Osmanlı Devleti’nin aldığı bu miras Selçuklu Devleti’nde de mevcuttu. Selçuklular’da apanaj[5] benzeri bir tımar sistemi ve aynı şekilde Osmanlı Devleti’nin kullandığı şekilde asker kaynağı olarak kullanımına yönelik bir oluşum mevcuttu. Bizans İmparatorluğu’na geldiğimizde de durum böyleydi. Bizans İmparatorluğu da pronoia denilen ve yine profesyonel asker temini için kullandığı bir sistem oluşturmuştu. Yani Osmanlı Devleti tımar sistemini baştan oluşturmamış kendisine kalan mirası iyi bir şekilde değerlendirip, başarıya ulaşmış ve kendisinin uzun yıllar güvenlikte asker ihtiyacını karşılamasının yanında vergiyle ekonomik manada ayrıca kurduğu hiyerarşik yapıyla da siyasal ve idari açıdan merkez otoritenin gücünü gösterdiği bir sistem oluşturmuştur.

Osmanlı Devleti’nin ekonomisi ziraate dayanmaktadır. Ziraatin temeli olan tımar sistemi de dolayısıyla uzun yıllar Osmanlı Devleti’nin ekonomisinin temelini oluşturmuştur. Teknik bir gelişme olmamasına rağmen tımar sistemi sayesinde ülkenin genelinde tarımsal üretimin daimiliği ve şartları sağlanmıştır ve üretimde ciddi bir büyüklüğe ulaşılmıştır.[6]

Tımar sistemi konusunda Osmanlı Devleti oldukça hassas bir tutum izlemiştir. Devlet ziraat yapılan toprakları miri arazı yani devlet toprağı kabul ederek bunların büyüklüklerinin bozulmamasına çalışılmıştır. Kanunen de örneğin özel mülkindeki bahçeyi sabanla işlemeye başlayan kişinin toprağının miri arazi sayılacağı belirtilmiştir.[7]

Devlete ait olan miri topraklar üzerinde yürütülen tımar sisteminde bir arazinin miri olması için; (1) Devletin fetih yoluyla elde ettiği toprakları halka dağıtmayarak kendi el koyması (2) Fetih sırasında toprağın türünün tespit edilememesi (3) Mülk toprakların miras yoluyla devlete intikal etmesi (4) Sahipleri uzun süredir kayıp olan mülk topraklarının zaman aşımıyla devlete geçmesi (5) Rakabesi yani çıplak mülkiyeti devlete ait olan toprağın ihya edilmesi[8] şartlarını sağlaması gerekir.

Tımarın İdari ve Siyasal Yönü

Tımar sisteminin Osmanlı Devleti’ne dört temel konuda yardımcı olduğunu belirtmiştik. Bunlardan siyasal ve idari açıdan kazandırdığı avantajları ve bu durumu özetlemeye çalışalım. Tımar sistemindeki bir diğer husus ise hiç süphesiz sınıflar arasında kurduğu doğal uyumdur. Reaya ve asker olan bu iki sınıfın mensuplarının kendi sınıflarında kalmasına özel ihtimam gösterilmiş olup, bu konuda gerekli düzenlemeler yapılmıştır. Kısaca tımar arazileri reayaya değil de yine tımarlı sipahilere tahsis edilmiştir. Bunun aksi örneklerine ilk fetih dönemlerinde yani asker ihtiyacının had safhada olduğu dönemde rastlamak mümkündür, ayrıca şehzadelerin taht mücadelesi içinde reayaya tımar verdiği görülmüştür.[9] Fakat bilindiği üzere toprak birden artması mümkün olmayan bir varlıktır; dolayısıyla bir süre sonra sipahi sayısı var olan dağıtılabilir toprak sayısının üzerine çıkmıştır. Bu dönemde tımarlı sipahilik ayrıcalıklı konuma getirilmiş olup, sisteme girişlere engeller konulmuştur.[10] “Tımar sahibi olmada, sipahi oğlu olmanın öneminin büyük olduğunu belirtmek gerekir. Çeşitli yollarla, reaya sınıfından tımar elde edenlerin, sırf “babadan-dededen” sipahi olmadıkları için tımarlarının ellerinden alındığına dair örnekler mevcuttur.” (Acun, 2002, s.906)

Sipahi ile, reayanın yani ekonomiye katkıda bulunan kesim ile askerin (idari sınıf) arasındaki çizgi adalet düzeninin sağlanılması konusunda büyük önem teşkil ediyordu. Devletin topraklarında kiracı durumunda olan reayadan kirayı devletin temsilcisi yani bir nevi o toprağın sahibi gibi alan sipahi sınıfının reaya üzerindeki yetkisi kanunlarla sınırlandırılmıştı. Zira bu toprakları kabul etme yetkisi dirlik sahiplerinde olduğu gibi, bu dirlik sahiplerini denetleme yetkisine de kadılar sahipti.

Tımar sisteminin idari ve siyasal yönünü incelediğimizde reaya ve sipahi arasındaki bu ilişki üzerinde özellikle durmamız gerekir. Reaya üzerindeki hakkının kanunlarla belirlendiğini belirttiğimiz askerin yani idari sınıfın reaya üzerindeki hakları da kanunla korunmuştur. Sistemde sipahiye verilen tımar yalnızca toprağı değil üzerinde üretim yapan reayayı da kapsardı. Yaşanan nüfus probleminden ötürü uzunca bir zaman reaya üretimin en önemli parçası oldu. Zira nüfus az ekilebilecek toprak da o denli fazla idi.[11] Bu durumda kendilerine verilen toprağa oranla vergi istenen sipahiler topraklarında reayayı tutmaya çabalıyorlardı. Bu reayanın toprağına köle gibi bağlı olmasını göstermiyordu. İsteyen köylü çiftini bozabilirdi, geri dönmesini de sipahi ancak kanunlar çerçevesinde isteyebilirdi. Ama yine de üretimde devamlılığı sağlamak esas olduğu için çiftini bozan reayadan çift bozan vergisi de alınırdı. Ayrıca sipahiyle anlaşamayan reaya mahkemeyi reddetme hakkına da sahipti. Reaya üretimini güven içinde yapabiliyordu.[12]

Yönetici olan bu askerler tımarlarının sahip olduğu bölgedeki güvenliği de sağlamakla yükümlüydüler. Tımarları altındaki reayayı korumanın yanında onlardan gelecek vergileri de toplamak görevi sipahilerindi. Burada ayrıca eyalet sisteminin mantığını da bilmek gerekmektedir. Eyaletlerin idaresini yürüten beylerbeyleri sipahilerin davalarını görürdü. Büyük eyaletlerde görevleri vezir rütbesine erişen beylerbeylerinin tımarın işleyişi sağlamak konusunda önemli görevleri vardı. Tımarın işleyişi için eyalette tımar defterdarı, tımar ve zeametlerle ilgili işleri düzenleyen bir defter kethüdâsı ile hazinenin gelirlerinin gösterildiği bir hazine defteri mevcuttu. Beylerbeyinin oluşturduğu divân da ise genellikle tımar ile ilgili hususlar, sipahilerle ilgili meseleler ve halkın şikayetleri görüşülürdü.[13] Burada beylerbeyinin bir diğer yetkisini de bilmek gerekir. Beylerbeyi tımar verilecek sipahi hakkında talepte bulunurdu, sultan da o sipahiye bu sayede tımar verirdi. Pasişahın verdiği tezkireyle beylerbeyinin ilgili şartlar dahilinde belirlediği tımarın sahibi olurdu.[14] Bunun yanında beylerbeyinin diğer görevi de tımar verilecek kişinin sipahi bir aileden gelip gelmediğini yani bir nevi tımarı almasının önünde bir engel olup olmadığını belirleyip tezkire vermekti. Bu tezkireyi verdiği yani sipahi ön değerlendirmeyi geçtikten sonra kendisine tımar tevcih edilirdi.[15]

Eyalet sistemini ayakta tutan tımarlı sipahilerin hiyerarşik olarak üzerlerinde kasabada ikamet eden subaşı bulunurdu. Subaşılıklar birleşerek sancakları; sancaklar da birleşip eyaleti oluştururdu.  “Her subaşılığın büyükçe bir köyünde, sipahîleri sefer için örgütleyen ve subaşının bayrağı altında toplaya çeribaşı adlı görevli olurdu. Sancağın tüm sipahîleri üzerinde bir alaybeyi bulunurdu.” (İnalcık, 201, s. 122)

Ayrıca burada üzerinde durulması gereken diğer bir husus da Osmanlı Devleti, egemen bir sınıf yani burjuva oluşturmamak için sadece tımarlı sipahilerin değil, subaşılarının hatta beylerbeylerinin topraklarını köylere dağıtmıştır. Bu sayede hiç kimse bir köy üzerinde tam hakim olamamıştır. Kısaca görülmektedir ki tımar sistemi içerisinde tüm yöneticilerin toprak aristokrasisi oluşturmalarını önlemek için gereken tedbirlerden kaçınılmamıştır. Örneğin tımarlı sipahilerin topraklarının genişlemesi sadece terfiye bağlanmış ve bu genişlemiş toprağın ölen sipahinin oğluna geçmesi engellenmiştir. Tımarlı sipahinin oğluna babası vefat ettikten sonra sadece burayı işleme önceliği verilmiştir.

Ayrıca bu sipahilerin devlet memurluklarını vurgulamak adına padişah değişikliklerinde berat yenileme zorunluluğu getirilmiştir. Osmanlı Devleti’ndeki kayıt sistemi sayesinde buradan ortalama tımara sahip olma süresini çıkartabiliriz. Örneğin 1576-77 yıllarındaki kayıtlarına göre 29 tımarlı sipahinin kayıtlarına bakıldığında görülmüştür ki bu süre ortalama 38,6 aydır.[16]

Timarın Askeri ve Güvenlik Yönü

Tımar sistemi dünya ekonomisinin o günkü şartlarında Osmanlı ordusunu ayakta tutmayı başarmış ve devletin askeri harcamalarını da bu sistem sayesinde yapmasını sağlamıştır. Askerlerin maaşlarını doğrudan doğruya köylüden alması sağlanmış yani tımar topraklarını geliri doğrudan askere aktarılmıştır.[17]

Osmanlı Devleti’nin klasik çağında ordusunun en büyük kısmını bu tımarlı sipahiler oluşturmuştur. Geleneksel silahlar kullanan Osmanlı sipahisi sayısı Franz Babinger’in yaptığı araştırmayla 1475’te şöyle tespit edilmiştir:

ASKER SAYI
Ulufe alan kapıkulu sipahileri 3000
Yeniçeri 6000
Tımarlı Sipahi 39000

İnacık’ın yaptığı araştırmaya göre de Firdesi’nin, kutbnâme’sinden aldığı kadarıyla Osmanlı ordusunda 1503 yılında 12 bin yeniçeri, 50 bin tımarlı sipahi, 10 bin sekban solak ve 700 çavuş mevcuttur.

Devlet seferdeyken askere ihtiyaç olduğunda dağıtılan tımar sayısı, tımarlı sipahi sayısını artırmak için artmıştır. Bu da esasında tımar sayesinde Osmanlı ordusunun sayısının esnek olmasını sağlamıştır.

Kendi atına kendi bakan ve silahları yay, kılıç, kalkan, mızrak ve gürz olan tımarlı sipahiler bunun yanında aldıkları tımar geliri belirli bir miktarı geçiyorsa zırh da giyinmek zorundaydı. Tımarlı sipahi, elde ettiği her 3 bin akça gelir için bir atlı asker yetiştirmek zorundaydı. Örneği somutlaştırmamız gerekirse, 15 bin akçelik geliri olan bir tımarlı sipahi sefer çıktığında yanında 5 asker ve 1 çadır getirip zırh giymek zorundaydı. Tımarlı sipahiler ne kadar çok askeri yanlarında getirirlerse o kadar saygı görüyorlardı.[18]

Sipahilerin durumu hep böyle sürmedi. Fakirleşen tımarlı sipahiler, getirmeleri gereken malzemeleri getirmekte zorluk çektiler. Bu sebeple uzun  seferlere katılma zorlaştı. 1584 yılında %100’e enflasyon karşısında değeri aynı kalan tımar özellikle tımarlı sipahileri çok mağdur ederek güvenlik konusunda sıkıntılara yol açmalarına neden olmuştur.[19]

Osmanlı Devleti’ne istediği zamanlarda bir askeri güce sahip olmasını sağlayan tımar sistemi sayesinde devlet her an elinin altında büyük bir kolluk gücü bulundurabilmiştir.Tımarın boşalması halinde minimum on kişi tımar sahibi olmak için başvururdu.[20]

Osmanlı askeri yapısının temelini oluşturan tımar sisteminde eşkinci tımarına baktığımızda gördüğümüz cebelü denilen askerlerle beraber 70-80 bin kişilik bir eyalet ordusunun oluşturulduğudur. Bu dönemde merkezi ordu ise ancak 27 bin kişiden oluşmaktaydı.[21] 16. yüzyıl sonlarında 200 bine ulaştığı düşünülen tımarlı sipahiyle bu sistem ordunun en büyük gücünü oluşturdu. Doğal olarak bunda tımar sahiplerinin yanlarında getirdiği cebelüler dahildir. Askeri açıdan tımar sistemini incelediğimizde bu tımarların da içinde eşkinci, mustahfız, hizmet, mensuhat ve sepet tımarları olarak bölündüğünü görmekteyiz. Eşkinciler savaşlarda yanlarında getirmek zorunda oldukları askerlerle savaşa katılmak zorundaydı. Hizmet tımarlarına baktığımızda bunun genelde devlet içindeki hizmet sınıfında olan kiilere verildiğini görüyoruz. Mustahfız tımarlar ise belirli bölgeleri korumak üzere görevli askerlere veriliyordu.

Sofyalı Ali Çavuş’a göre belli başlı büyük birkaç eyaletteki tımar ve cebelü sayılarına bakalım.

Beylerbeyilik

Kuruluş Tarihi

Sancak Sayısı

Timar Sahiplerinin Sayısı

Cebelülerin Sayısı

Budin

1341

17

2.864

8.136

Rumeli

1362

24

10.187

24.813

Anadolu

1395

14

8.619

16.381

Diyarbekir

1515

22

4.017

13.983

Genel Toplam

248

56.455

118.135

24 eyaletten önemli görülen bu 4 eyaleti aldığımızda ortaya çıkan sonuç sahip olnunan toplam tımar sahiplerinin %45’inin bu eyaletlerde yaşadığını göstermektedir. Bu tımar sahiplerinin getirmiş olduğu toplam 118.135 cebelünün de yine %54’ü bu eyaletlerce karşılanmaktadır. Toplam 248 sancağın ancak 77’si bu eyaletlerdeyken yani yaklaşık %30’u Osmanlı ordusuna bu kadar katkı yapmaları önemlidir.

17. yüzyılın sonlarından sonra timar sistemi askeri yönünü kaybetmeye başlamıştır. Sefere katılmayan sipahilerin timarlarına el konuldu. Fakat daha kökten bir çözüm için 1827’de Anadolu’daki ve Rumeli’ndeki birçok timarlı sipahi Asâkir-i Mansûre süvarisi haline getirilmek için eğitime alındı. Timar gelirleri bu eğitimleri karşılamayınca da askerler aylıklı duruma getirildi.[22]

Timarın Ekonomik Yönü

Zirai bir ekonomiye dayanan bir devlet ekonomisinde tımar sisteminin önemini özellikle vurgulamak gerekir. Tımar sistemi Osmanlı maliyesine vergilerin toplanması hususunda oldukça faydalı olmuştur. Miri arazilerde yani devletin sahip olduğu arazilerde yapıldığı için bu vergileri kira gibi de görmemiz mümkündür. Toprağını ekerek üretim yapan reaya, sipahilere verdiği çeşitli vergilerle bu kirayı ödemektedir. Öşür denilen ve %10’luk bir orana sahip bu vergi diğer yan vergilerle %15’i aşmayan bir kira gibiydi. Bu zirai verginin yanında hayvanlardan alınan vegiler başka ceza ve tazminat vergileri de mevcuttu.

Tımar gelirlerinin bölgelere dağılımına Ömer Lütfi Barkan’ın İslam Ansiklopedisinde “Tîmâr” maddesinde yazdığı verilere dayanarak oluşturduğumuz tabloda bakalım.

Vilayet Toplam Gelir (Milyon Akçe) Padişah Hassı Oranı Evkaf ve Emlâk Oranı Has; Beyler ve Sipahiler için Zeamet ve Tımarlar
Oran Sayı
Rumeli 198,2 48 6 46 17.288
Anadolu 129,6 26 17 56 16.468
Karaman, Dulkadir, Rum
Diyarbekir 22,7 31 6 63 1.071
Suriye 51,8 48 14 38 2.694
Mısır 135,4 86 14 - -
Toplam 537,7 51 12 37 37.521

Görüldüğü üzere 1527-1528 yıllarında ilgili bölgelerde yaklaşık tımar gelirinin %37’si sadece Rumelinde gelen tımarla karşılanmaktadır. Buna Anadolu’dan gelen tımar gelirini de eklediğimiz vakit bu gelirin %61’inin sadece Rumeli ve Anadolu’dan gelen tımarların geliri olduğu anlaşılmaktadır.

Tımar türlerinin ekonomik yönünü incelerken karşımıza çıkan bir diğer husus da tımarın, getirdiği gelire göre türlere ayrılmasıdır. Has, zeamet ve tımar olarak 3’e ayrılan tımarın 100.000 akçeden fazla getirisi olan ve genellikle hükümet üyeleri, vilayet idarecileri, beylerbeylerine, sancak beylerine verilenine has denilmiştir. Geliri 20.000 akçeden başlayan ve gelen terfiler yahut yükseltmelerle 100.000 akçeye kadar çıkan tımara zeamet denilmiştir. “Sancak beyleri ve beylerbeyilerine tahsis edilen hassın 100.000 akçeden başladığı varsayılırdı. 1609 yılına doğru bir sancak beyinin en düşük hassı, Eğilli bir Kürt beyine ait olan 96.750 akçe tutarındaydı; en yükseği ise 652.500 akçe tutarında Bosna’daki Klis sancağı hassı idi. Bir beylerbeyine ait en yüksek has, Diyarbekir’e ait olup 1.200.660 akçe, en düşüğü Kıbrıs’a ait 600.000 akçe idi.” (İnalcık, 2011, s. 121)

Osmanlı Çiftlik Sistemi

Osmanlı toprak sisteminde çiftlik bir çift öküzün sürebileceği büyüklükteki toprak parçasını ifade eder. Burada üzerinde durmak istediğim diğer husus da şudur. Sadece insan merkezli değil yaşayan tüm canlılara merhamet gösteren bir devlet anlayışı görmekteyiz. Zira toprak parçası dahi hayvana zulüm olmasın diye belirli bir parselle sınırlandırılmıştır. Çiftlik kavramının gelişim süreci de ekonomiyle beraberdir. Önceleri sadece bir aileye yetebilecek birimi ifade ederken zamanla daha büyük zirai birimleri ve malikhane sistemini de ifade eden bir anlam kazanmıştır. Bu sadece Osmanlı devletinde değil önceki dönemlerde de zirai ekonominin belkemiğini oluşturmuştur.[23]

Bu birim köylünün ödemekle sorumlu olduğu verginin de matrahını göstermektedir. Çiftliğin verimine göre 70 ile 150 dönüm arasında değişen bu büyüklük verimli topraklarda daha az bir alana kıraç topraklarda daha fazla bir alana tekabül ediyordu. Yani çok verimli bir toprakta 70 dönüm ile verimsiz bir toprakta 150 dönüm üretimden alınan vergi birdi. Bu da vergi toplamada dikkat edilen adalet hususunu göstermektedir.

Bu toprakların da mülkiyeti devlete ait olduğundan alınamaz, satılamaz, bağışlanamaz ve vakfedilemezdi. Ayrıca çiftliklerin parçalanması da yasaktı. Bir bütün olarak korunmaya çalışılıyor köylü vefat edince de büyüklüğü korunarak en büyük oğluna geçiyordu.[24] Bütünlüğü kanunlarla da korunan bu toprak parçası için bölündüğünde çift resminin alınmasının olanaksızlaşacağına dair Ebussuud Efendi’nin bir beyanı vardır. Sonradan yapılan çalışmalar da göstermiştir ki bölünen çiftliklerden gerçekten vergi almak zorlaşmış. Sonrasında parçalanan çiftlikler birleştirilerek tekrar çift resmi alır hale getirilmeye çalışılmıştır.[25]

Avrupa Feodal Sistemi

Osmanlı Devleti’nin tımar sistemine benzeyen bir yapı Avrupa’da da mevcuttu. Fakat görünüşte sistem olarak bir benzerlik görülsede gerek uygulanışı gerekse de toplumsal, siyasal ve idari açıdan çok ciddi farklar vardı. Avrupa’nın temellerini atan bu sistem ortaya çıktığında Avrupa’da gerçek bir karmaşa ve anarşi mevcuttu. İnsanların en önemli ihtiyaçlarından güvenlik ihtiyacını sağlamak için oluşan çeşitli birimler yerel düzeyde yönetimlerin kurulduğu bu sistem lord, vassal, serf ilişkisi düzleminde ortaya çıkmıştır.

Feodal sistem, özel toprak sahipliğine dayanan bir yönetimm biçimidir. Uzun yıllar da Avrupa’nın ekonomik yapısıyla beraber toplumsal ve idari yapısını da belirlemiştir. Lord ve vassalar arasındaki görev ve sorumluluklar çerçevesinde lordun vassalı koruması, yaşadığı toprak sorunlarını çözmesi, ölümü halinde ailesinin yaşamını idame ettirmesini sağlaması ve miras konusunda mirasını yerine getirmesi, vassalın da lordun çocukları evlendiğinde, savaşta tutsak düştüğünde fidyesinin ödenmesinde ve vassalın toprak mirası almasında vereceği bir vergi vardı.[26]

Feodal sistemi ayakta tutan en büyük faktör tarımdı. Bölgesel yapılan ve yine bölge lordlarına verilen vergilerden dolayı yerellik ön plana çıkmış ve ekonomiler bölgesel olarak gelişmiştir.

Feodal sistemde üzerinde yaşayan serflerin olduğu topraklar değerliyken diğerleri aynı öneme sahip değildi. Zira insan yani emek yoğun bir üretim vardı ve az olan nüfustan ötürü üzerinde serf yaşayan topraklar daha bir öneme sahipti. Bu da feodal sistemde oluşan rantın emek-rant şeklinde yerleşmesini sağlamıştır.[27] Üzerinde bulunduğu toprağa ait olan vassal üretim yapmak zorundaydı ve bu toprağı terk edemezdi. Ettiği takdirde o serf yakalanarak tekrar bölgenin lorduna teslim edilirdi. Bu aslında feodal sistemin ne kadar emek yoğun olduğunu ve bir vassalın üretim konusunda ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Lordların amacı her zaman daha fazla serfe sahip olmaktır. O halde serf de toprağa bağlıysa toprak genişlmesi emrinde daha fazla serf çalışması manasına gelmektedir. Üretime önem veren lordun ihtiyaç duyduğu ürünü üretebilmesi için toprağa dolayısıyla serfe ve zamana ihtiyacı vardır. Bu hal de gerekli ürün ve artık ürün eşitlenmesine yol açmaktadır. (Kılıçbay, 1995, s. 72-73)

Merkezi krallıkların zayıf, lordların bölgelerinde hakim ve halk üzerinde kesin otoritesine dayanan feodal sistemin yapısına baktığımızda şunu görmekteyiz ki eski tımar topraklarındaki çiftlikler, malikhaneler topraklar lordların güçlenmesiyle her biri ayrı bir yönetim merkezi olmuş ve senyörlükler kurulmuştur. Kurulan malikhanelerin üzerinde iki tür toprak rejimi vardı. Bir kesimine lord direkt sahipti ve işliyordu. Diğer kesimi ise bu topraklar üzerinde yaşayan köylülere aitti. Bu köylülerin hepsi lorda ait değildi. Eski kölelik sistemi de bir nevi feodal sistemle iyileştirilmişti ve köylülerin aile kurmasına izin veriliyordu. Tabi bu kazanımların da bedeli vardı örneğin köylü lorddan izin almadan evlenemezdi, vergisini vermek zorundaydı ve lorda kendi mirasına el koyma yetkisi de vermişti. Buna rağmen yine de vassalın sahip olduğu gelir çok düşüktü. Üretimin neredeyse tamamına el koyabilen bir lord karşısında karın tokluğuna çalışmak zorunda kalan köylü bu sistemin temelini oluştursa da kazandığı düşük meblağ ile yaşamak zorundaydı.

Genel anlamıyla bakacak olursak feodal sistemde idari olarak lord-vassal yani bir nevi korunmaya ihtiyacı olan ile koruyan arasındaki ilişkiye dayanan bir hiyerarşik yapı şeklinde örgütlenmiş bir sistem görmekteyiz. Bu sistem uzun yıllar Avrupa’nın temel örgütlenme sistemi olmuştur. Zira merkezi krallıkların güçlenmesiyle beraber ancak bu sistem değişme yoluna gitmiştir. Yıkılması zor kalelerde yaşayan lordlar kralların karşısında durabiliyordu. Buna rağmen yine de hiyerarşik bir yapı mevcuttu. Bu yapının en üstünde kral bulunur ve altında da diğer soylular vardır. Fakat bu kralın gücü tüm lordları mutlak hakimiyetinde tutacak kadar fazla değildir. Bölgesel yönetimler güçlü olduğundan kral karşısında Magna Carta gibi örneklerle istediklerini krala kabul ettirme gücüne de sahiptirler.

Bu sistem sadece bir toprak yani ekonomi aynı zamanda idari bir örgütlenme olmayıp aynı zamanda askeri bir örgütlenmedir. Zira fazla güçlü olmayan krallar ihtiyaçlarını feodal beylerin desteğiyle karşılamıştır. Şövalyeler krala destek vermeden bir saval başarısı kazanması zor kral lordlara taviz vermek zorunda kalıyor ve hiçbir şekilde mutlak egemenliğini kuramıyordu. Asiller, serfler ve ruhban sınıfın temelini oluşturduğu bu sistem günümüz Avrupası’nın da temellerini atmıştır.

Karşılaştırma

Osmanlı Devleti’nin toprak sisteminin Avrupa’daki feodal sistemle bir mukayesesini yapmaya çalıştığımızda 3 temel başlıkta farklılıkları benzerlikleri sınıflayabiliriz. Bunlar genel anlamıyla (1) ekonomik olarak vergi oranları, toplanma usulü, cezaları, (2) idari olarak lord-serf; köylü-sipahi ilişkileri (3) tam anlamıyla bu sistemin topluma kattıkları ve yarattığı etki.

Ekonomik olarak incelediğimizde kâr merkezli bir toplumla, insanı merkeze alan iki sistemin bir çatışmasını görmekteyiz. Zira derebeylik sistemine yani feodal sisteme baktığımızda lord sürekli zenginleşirken, serflerin durumlarında bir iyileşme yoktur. Feodal beyin aldığı vergi çok yüksek bir oranda olup, tamamen lordun gücüne ve isteğine bırakılmıştır. Lord’a vassalın ödediği bu vergilerin yanında (1) lordun çocuklarının evlenmesinde (2) lord tutsak düştüğünde fidyesinin ödenmesinde ve (3) vassalın toprak mirası elde etmesi durumunda da vergi ödüyordu.[28] Tımar sahibinin ise bu tür kendi isteğiyle alabileceği bir vergi bulunmamaktaydı. Vergi oranı da yasayla belirlenmişti ve öşürün yanındaki diğer vergilerle beraber dahi %15’i geçmemekteydi. Her iki sistemde o dönemde ekonominin temelini oluşturan tarımın düzenlenmesi konusunda oldukça faydalı olmuşlardır. İşlenişi konusundaki farklara rağmen feodal sistemde üretimde devamlılığı esas alarak bu sistemin ekonomiye olan etkisini görmemizde en büyük etkendir. Feodalitenin çıktığı anarşi ortamında ticaret, üretim vb. ekonomik faaliyetler yapılamamaktaydı. Yani aslında bir nevi ekonomiyi tekrar düzen altına almak, güven içinde üretimi teşvik etmek için ortaya çıkan feodalizm çağın gerektirdiği üzerine ortaya çıkmıştır. Tımar ise bir kültürdür ve sosyal mirastır. Ayrıca feodal ekonomi bölgesel kalmış kapalı bir ekonomiyken, tımar sistemi her ne kadar bölgesel olsada gayet açık bir ekonomik rejim oluşturmuştur.[29]

Feodal sistemde lord başlı başına bir güç ve idari sistem yöneticisidir. Gerektiğinde kralın gücüne karşı gelebilecek gücü vardır. Merkezi otoritenin oldukça zayıf olduğu bu sistem lordun hizmetinde çalışan serflerin onun kölesi gibi çalışmasını sağlamıştır. Feodal rejimde bir nevi serf toprağa aittir. Yani toprak satıldığında üstündeki serf de satılmış olur. Toprağını terk edemez, ettiği takdirde bulunup getirilerek lorduna teslim edilir. Lordun topraklarında karın tokluğuna çalıştırma hakkı olduğu serfler ancak lordun isteği ile serbest kalabilirdi. Bu derece bir baskı altında yaşayan Avrupa köylüsünün yanında Osmanlı köylüsü oldukça fazla hakka sahipti. Mevkisi ne olursa olsun Osmanlı Devleti’nde sipahi devletin bir memurudur. Bu onu devlete karşı sorumlu yapmaktadır. Bu fark lord ile Osmanlı sipahisi arasındakş en büyük farktır. Osmanlı köylüsü istediği vakit “çiftbozan vergisi”ni ödeyerek başka bir iş yapabilirdi. Serf gibi toprakla alınıp satılan bir köle değildi. Sipahi, köylüye angarya iş yükleyemezdi. Bu açıdan baktığımızda Osmanlı köylüsünün, serf karşısındaki üstünlüğü rahatça görülmektedir.

Sonuç

Tımar sistemi ve feodal sistem yapı itibariyle birbirlerine benzeyen iki önemli ekonomik, sosyal, idari ve askeri sistem olmakla beraber, devlet kültürlerinden ve diğer başka kültürel unsurlardan kaynaklanan işleniş farkları mevcuttur. İki sistemde dönemlerinde ülkelerini ekonomik olarak üretim açısından ayakta tutmuş, güvenlik açısından ise askere ihtiyaç duyulduğunda bu sistemler sayesinde ülkeler ellerinin altında silahlı güç bulundurma imkanına kavuşmuşlardır.

Toplumsal sistemi düzenleyerek, anarşiye engel olan bu sistemler –feodal sistem her ne kadar insan merkezli olmasa da- toplumu bir arada tutmayı da başarmışlardır. Dönemin ekonomisinin temeli olan zirai üretimini devam ettirerek ve sürekliliği konusunda önemli kurallara sahip olan bu sistemler devletlerin maliyelerinin de en önemli gelirlerini oluşturmuşlardır.

Osmanlı Devleti’nin insan merkezli yapısının halkı koruyan, gözeten ve sipahi karşısında ezdirmeyen tutumunda hiç şüphe yok ki merkezi otoritenin güçlü olmasının çok önemli bir yönü vardır. Tımar sistemi düzenlemelerinde köylü daima gözetilmiş ve onun refahı birinci planda tutulmuş, iktisadi gelir üretimin devamlılığı da yine köylünün refahı için düzenlenmiştir. Fakat merkezi otoritenin olmadığı feodal sistemde bu yapı mevcut olmamıştır ve serf tamamen lordun insiyatifine bırakılmıştır.

Sonuç olarak çağlarının gerekliklerine uygun olarak şekillenen bu iki sistem yapı itibariyle benzer olmakla beraber, sistemin işleyişi, lord-serf, sipahi-köylü ilişkileri, vergi oranları, askeri etkileri hususunda bir çok farklılığın olduğu temel iki sistemdir.

Dipnotlar:

————————————————————

[2] Reaya: Askeri sınıftan tamamen ayrı, üreten ve vergi veren teba (İnalcık, 2011, s. 115)

[3] Düren; Akın, “Toprak Hukuku Dersleri”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1972, s. 16

[4] Barkan; Ömer Lütfi, “Türk Toprak Hukuku Tarihinde Tanzimat ve 1274 (1858) Arazi Kanunnamesi”, Tanzimat I, 1946

[5] Apanage: Doğuştan kazanılan mülk.

[6] Tabakoğlu; Ahmet, “Türk İktisat Tarihi”, Dergah Yayınları, 1997 s. 189

[7] Kanunname-i cedid, v.IIa

[8] Cin; Halil, “Osmanlı Toprak Hukukunda Miri Arazinin Hukuki Rejimi ve Bu Arazinin TMK. Karşısındaki Durumu” Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 1965-66 s.754

[9] Acun; Fatma, “Klasik Dönem Eyalet İdare Tarzı Olarak Tımar Sistemi ve Uygulaması”, Türkler, 2002 Cilt:9 s.906

[10] a.g.e. s. 906

[11] İnalcık; Halil, “Osmanlı İmparatorluğu Klâsik Çağ (1300-1600)”, Çeviren: Ruşen Sezer, Yapı Kredi Yayınları, 2011  s. 115

[12] Tabakoğlu; Ahmet, “Türk İktisat Tarihi”, Dergah Yayınları, 1997 s. 193

[13] a.g.e. s. 121

[14] Erdoğan; Emine, “Timar Tevcih Sebepleri Üzerine Bir Kaynak Değerlendirmesi”, Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi (OTAM), 19(175-187)

[15] Cin, Halil, “Osmanlı Toprak Düzeni ve Bu Düzenin Bozulması”, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1978, s.118

[16] Douglas; Howard, “The Life and Career of an Ottoman Sipahi”, Bloomington, Ind.: Research Institute for Inner Asian Studies, 1990. s. 56.

[17] İnalcık; Halil, “Osmanlı İmparatorluğu Klâsik Çağ (1300-1600)”, Çeviren: Ruşen Sezer, Yapı Kredi Yayınları, 2011  s. 112

[18] İnalcık; Halil, “Osmanlı İmparatorluğu Klâsik Çağ (1300-1600)”, Çeviren: Ruşen Sezer, Yapı Kredi Yayınları, 2011  s. 118

[19] İnalcık; Halil, “Osmanlı İdare ve Ekonomi Tarihi”, İslam Araştırmaları, 2011, s.128

[20] Tabakoğlu; Ahmet, “Türk İktisat Tarihi”, Dergah Yayınları, 1997 s. 194

[21] Barkan; Ömer Lütfi, “Tımar”, İslam Ansiklopedisi XII s.287

[22] İnalcık; Halil, “Osmanlı İdare ve Ekonomi Tarihi”, İslam Araştırmaları, 2011, s.131

[23] İnalcık; Halil, “Osmanlı İdare ve Ekonomi Tarihi”, İslam Araştırmaları, 2011, s.68

[24] Tabakoğlu; Ahmet, “Türk İktisat Tarihi”, Dergah Yayınları, 1997 s. 192

[25] a.g.e. s.69

[26] Ülgen; Pınar, “Ortaçağ Avrupasında Feodal Sisteme Genel Bir Bakış”, Mukaddime sayı 1, 2010

[27] a.g.e. s.10

[28] Sander; Oral, “Siyasi Tarih – İlkçağlardan 1918’e”, İmge Kitabevi, 2010

[29] Tabakoğlu; Ahmet, “Türk İktisat Tarihi”, Dergah Yayınları, 1997 s. 192

Kaynakça

-          Acun; Fatma, “Klasik Dönem Eyalet İdare Tarzı Olarak Tımar Sistemi ve Uygulaması”, Türkler, 2002 Cilt:9 s.906

-          Barkan; Ömer Lütfi, “Tımar”, İslam Ansiklopedisi XII s.287

——————————–“Türk Toprak Hukuku Tarihinde Tanzimat ve 1274 (1858) Arazi Kanunnamesi”, Tanzimat I, 1946

-          Cin; Halil, “Osmanlı Toprak Hukukunda Miri Arazinin Hukuki Rejimi ve Bu Arazinin TMK. Karşısındaki Durumu” Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 1965-66 s.754

———————“Osmanlı Toprak Düzeni ve Bu Düzenin Bozulması”, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1978, s.118

-          Douglas; Howard, “The Life and Career of an Ottoman Sipahi”, Bloomington, Ind.: Research Institute for Inner Asian Studies, 1990. s. 56.

-          Düren; Akın, “Toprak Hukuku Dersleri”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Yayınları, 1972, s. 16

-          Erdoğan; Emine, “Timar Tevcih Sebepleri Üzerine Bir Kaynak Değerlendirmesi”, Ankara Üniversitesi Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Dergisi (OTAM), 19(175-187)

-          Güran, Tevfik, “Osmanlı Tarım Ekonomisi, 1840-1910”, İÜİF, Türk İktisat ve İçtimaiyat Tarihi Araştırmaları Merkezi, Türk İktisat Tarihi Yıllığı, Yıl 1987, Sayı 1

-          İnalcık; Halil, “Osmanlı İdare ve Ekonomi Tarihi”, İslam Araştırmaları, 2011, s.128

————————“Osmanlı İmparatorluğu Klâsik Çağ (1300-1600)”, Çeviren: Ruşen Sezer, Yapı Kredi Yayınları, 2011  s. 115

-          Sander; Oral, “Siyasi Tarih – İlkçağlardan 1918’e”, İmge Kitabevi, 2010

-          Şahinöz; Ahmet, Teoman; Özgür, “Osmanlı Tarımında Bir Sistem Tartışması: ‘Tımar’”, G.Ü. İ.İ.B.F. Dergisi 3/2002 67-68

-          Tabakoğlu; Ahmet, “Türk İktisat Tarihi”, Dergah Yayınları, 1997 s. 189

-          Ülgen; Pınar, “Ortaçağ Avrupasında Feodal Sisteme Genel Bir Bakış”, Mukaddime sayı 1, 2010

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s